Kadın Olmak Sistem Karşıtı Olmaktır – 1

0

Şerda Mazlum Gabar

Herhangi bir şeye karşıt olmak demek karşıt olunan şeyin içerik, nitelik ve biçim olarak var olan durumlarına büsbütün aykırı olmak, zıt olmak, muhalif olmak demektir. Karşıt olmak hiçbir biçimde uzlaşma zemini, ortaklaşacak yan bulmamak demektir. Bir de karşıt olunan durum erkek egemenlikli uygarlık sistemi ise bir bütün bu sistemin yarattığı toplum, yaşam ve ilişki tarzına yine yarattığı kişiliğe aykırı durmak, aykırı yaşamak gerekir. Tümden bir karşı koyuş yok ise sistem içerisinde sistemin belirlediği yaşam ve kişilik kalıplarının dışına çıkılamıyorsa burada sistem karşıtlığından söz etmek mümkün değildir. Hatta tam aksine karşıt olunduğunu söylenen sistemin bir çarklısı olunmaktan kurtulunulamayacağı kuvvetle muhtemeldir. Burada içine düşülen en temel yanılgı sistemi yıkmayı, onu tümden aşmayı değil revize etmeyi esas almak olarak kendini dışa vuran yaklaşımdır. Bu yanılgılı duruş bir birey için olabildiği kadar bir hareket içinde geçerlidir. İçinde yaşanan sistem derinlikli bir analize tabi tutulmadan, köklü bir sorgulaması yapılmadan, irdelenmeden ve sistemin belirlediği bilgi yapılanmalarının dışına çıkılmadan gerçekleştirilen karşı koyuşlar sisteme eklemlenmeye yol açacaktır. Sistemle birey arasında varolan köprüler yıkılmadan sistem karşıtı olunamaz.  Bu nedenle öncelikle yapılması gereken sistem karşıtlığını uygarlık karşıtlığına dönüştürebilmektir. Aslında sistem karşıtı olmak demek anti uygarlıkçı olmak demektir. Anti uygarlıkçı olmak demekte erkek merkezli gelişen toplum, yaşam, ilişki ve kişilik tarzlarıyla yine bilgi yapılanmalarıyla anı anına mücadele etmek anlamını içerir. Doğru ve etkili bir sistem karşıtlığı geliştirebilmek için tarih boyunca gelişen sistem karşıtı hareketlerin ve bu hareketler içerisinde yer alan bireylerin içine düştükleri yanılgıları irdelemek sistem karşıtı düşünmek, oluşmak ve oluşurken yaşamak açısından oldukça önemlidir. Bu konuda uzun yıllar süren araştırmalar gerçekleştiren Immanuel Wallerstein “baskıya muhalefet hiyerarşik toplumsal sistemlerin varlığıyla eş zamanlı olmuştur. Muhalefet süreklidir ama çoğu kez gizil bir haldedir.

 

Eski kadın ve erkek kişilikleriyle yeni toplum ve özgür yaşam inşa edilemez

Ezilenler kendi muhalefetlerini aralıksız bir biçimde ifadelendirmek de  zayıftır. Ne var ki bildiğimiz gibi baskının keskinleştiği, beklentilerin boşa çıktığı, yönetici olanın gücünün sallantıda olduğu zamanlarda hemen hemen kendiliğinden başkaldırmışlardır. İsyan etmişler ve ayaklanmışlardır. ” belirlemesinden de anlaşılacağı üzere sistem karşıtı hareketler erkek egemenlikli uygarlık karşısında potansiyel olarak dahi olsa sürekli olarak var ola gelmiştir. Ancak toplumsal mücadeleler tarihi incelendiğinde bu isyanlar, ayaklanmalar ya da karşıtlıklar saman alevi gibi yanıp sönmüşler süreklilik arz etmemişlerdir. Baskı ve sömürünün derinleştiği zamanlarda isyanlar ve başkaldırı güçlendirirken bunu bir yaşam felsefesine ve yaşam tarzına dönüştürmede sorunlar açığa çıkmıştır. İlk örgütlü sistem karşıtı hareketler 19. yüzyılın ortalarında 1848’li yıllarda ortaya çıkmış ve o zamanlar sistem karşıtı hareketler iki temelde kendilerini örgütlemişlerdir. Bunlar hem sorunu tanımlayışları hem de kendilerini destekleyen toplumsal güçler bakımından farklılaşmaktadırlar. Bunlardan birincisi toplumsal hareketler, ikincisi ise ulusal kurtuluş hareketleridir. Bu hareketlenmeler sistem güçlerinin “burada itaat edilir, teslim olmayanın yaşama hakkı yoktur” anlayışı karşısında “başkaldırının ve isyanın çığlığı” olmuşlardır. Ancak sistem karşıtı güçlerin dünyadaki tüm özgürlükçü mücadelelere esin kaynağı olduğu, dalga dalga yayıldığı, umudu büyüttüğü halde başarıya ulaşamamaların en temel nedeni ontolojik amaçlarıyla kullandıkları argümanların çelişmesidir. İçinde bulunduğu çağın bilme sınırlarını aşamayan bir hareket başarıya ulaşamaz. Çünkü va rolan bilgi sistemleri sistemin devamlılığını sağlamak ve her geçen gün daha da derinleştirmek için vardır. Bugün objektivitesine çokça güvenilen bilim bile uygarlık sisteminin idame ettirilmesine hizmet etmektedir. Hem de bilimsel! bir biçimde… Erkek egemenlikli iktidarı perdelemek, örtbas etmek ve maskelemek için kullanılan argümanlar, yol ve yöntemler kullanılarak egemenlikli sisteme karşı mücadele edilirse büyük bir ihtimalle uygarlığın bir örümcek ağı gibi ördüğü analitik tuzaklara düşmekten kurtulanamayacaktır. Zira çağımızın epistemolojik öncüleri, düşünürleri insanlığa ihanet içerisindedirler. Neden mi? Çünkü insanlığın ana kök hücresi olan organik toplumu yaşanmamış saymaktadırlar. Dolayısıyla bu bilgi yapılanmalarının içerisinde kadının yeri yoktur. Sistem kendisini toplumsal cinsiyetçilik üzerinden kurumlaştırmış ve geliştirmiştir. Toplumsal cinsiyetçilik üzerinden geliştirilen sistem içerisinde ilk olarak kadının bedeni sömürü nesnesi durumuna getirilmiştir. Oldukça yalın ve sade bir gerçek olan bu durum mızrak çuvala sığmadığı halde ısrarla görülmek istenmemektedir. Bu yönüyle var olan bilim cinsiyetçidir, erkek merkezlidir. Ve geliştireceği tüm teoriler, yol, yöntemler, kurum ve kuruluşlar hatta teknik buluşlar erkek uygarlığının idame ettirilmesine hizmet edecektir. Erkek egemenlikli uygarlık hakikatin açığa çıkmasından korkmaktadır. Bundan ötürüde 19. yüzyıldan sonra bilimle felsefe arasında büyük bir uçurum oluşturmuştur. Bilim kendi işini ve çalışma alanını sadece doğru olanı bulma ve doğruyla uğraşma olarak değerlendirirken felsefeye ise hakikat alanı bırakılmıştır. Bilimin felsefeden boşanması hakikatten uzaklaşılması ve ahlaksızlığın derinleşmesi anlamına gelmektedir. Artık bilim neyin ahlaklı, neyin insanlığın yararına olduğunu, neyin hakikati açığa çıkardığını bulmaktan ziyade iktidar güçlerinin hizmetine girmiş, neyin onlar için yararlı olduğu üzerinde çalışma yürütmüştür. Bilim için doğru olan, güç olan ve iktidar olan olmuştur. Böylesi bir yaklaşım ve bakış açısı da toplum içerisinde “doğruyu güçlü kılamıyorsan güçlü olan doğrudur” anlayışını halk arasındaki deyimiyle ‘bükülemeyen bileği öpmeyi’ geliştirmiştir. Uygarlık tarihini irdelediğimizde hiçbir çağda olmadığı kadar içinde yaşadığımız çağda çılgınlıkların, savaşların, cinayetlerin ve ahlaksızlığın yaşandığını görürüz. Neredeyse kanın dökülmediği, ölümlerin olmadığı saat yoktur. Buna rağmen en fazla kendini gizlemeyi başaran sistemde kapitalist sistemdir. Hem de öyle bir propaganda faaliyeti yürütmüştür ki kendini en bağımsızlıkçı ve özgürlükçü sistem olarak lanse etmektedir. Toplumu candamarından vurmakta ve kendini can alıcı hususlarda gizlemektedir.

Burada içine düşülen en temel yanılgılardan biri de kapitalist modernitenin yarattığı yaşam ve ilişki tarzının kişilere çekici gelmesidir. Oysa sistem karşıtı güçlerin ne söylediklerinden çok nasıl yaşadıkları önem arz etmektedir. Kapitalist modern sistem yaşamın her ayrıntısında kendini örgütlendirerek, hücrelerimize dek sızmış kendini vazgeçilmez kılmıştır. Bunun karşısında yapılması gereken öncelikle bu yaşam adı verilen ama yaşama ihanet içerisinde olunan gerçekliğe karşı durmaktır. Toplumsal tarihi incelediğimizde uygarlık güçlerinin kendilerini kurumlaştırmak için sürekli olarak baskı ve diktatörlük uyguladıklarını görmekteyiz. Bunlar karşısında direniş ve muhalefet ise sürekli olarak var olmuştur. Ancak sistem karşıtı güçler ne kadar direnseler de tam olarak başarıya ulaşamamışlardır. Tahakkümcü sisteme karşı mücadele eden sistem karşıtı güçlerin başarıya ulaşamamalarının, başarıya ulaşsalar dahi özgürlükçü ve bağımsız karakterlerini koruyamamalarının nedeni kişilik sorununa ve toplumsal cinsiyetçiliğin özgürleştirilmesi problemine yaklaşımda aranmalıdır. Sistemin çocuk yaşlardan itibaren denetim altına aldığı, kendi yanlış terbiyesiyle, ehlileştirdiği ve iradesizleştirdiği kişiliklerle amaçlarına ulaşmayı düşünmek ezilenler adına özgürlük mücadelesi yürütenlerin en büyük talihsizliğidir. İçinde bulunduğumuz çağ gerçeği içerisinde sistem karşıtı toplumsal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin egemen sistemin birer mezhebi durumuna gelerek sisteme eklemlenmeleri uygarlığın yarattığı kişilik kördüğümünü çözümleyememelerinden kaynaklıdır. Eski kişiliklerle, kendini kandıran sistemin kölesi durumuna getirilmiş, içerilmiş kadın köleliği ve yaygınlaştırılmış erkek egemenliğiyle sistem karşısında alternatif olunamaz. Eski kadın ve erkek kişilikleriyle yeni toplum ve özgür yaşam inşa edilemez.

Sistem karşıtı mücadelede başarıya ulaşmak ve özgürlüğü yaşamak istiyorsak öncelikle toplumsal aklın gücünü iyi irdelemeli ve neden toplumun inşa edilmesine ihtiyaç duyulduğuna hakikate yakın bir yaklaşım içerisinde olmalıyız. Kapitalist sistemin güdüleri şahlandırılmış bireyciliği, yarattığı anlam eksikliği, toplumu ahlaktan yoksun bırakmışlığı çözümlenmeden doğru bir sistem karşıtı mücadele yürütülemez. Gerçekleştirilen toplum çözümlemelerinde komünal değerlerin ana kök hücre olarak ele alınıp güncelleştirilmesinde sorunlar yaşanmaktadır. Hatta 20. yüzyılın başlangıcından itibaren ilk komünal örgütlenmeler ve uygarlık karşısında direniş odakları olan etnisite ve kabileler gerçekleştirilen toplum çözümlemelerinin dışında tutulmuştur. Etnisite ve kabilelerde olan bu uygarlık karşıtı direnişçi öz Marxsizm dâhil görmezden gelinmiş, sadece görmezden gelinmekle sınırlı kalınmamış ilkel ve geri bir form olarak değerlendirilmiştir. Oysaki bir bilginin doğruluğu toplumsallığıyla ölçülür. Bilgi yapılanmaları ve pozitif bilimlerde toplumsallıktan kopulduğu ve toplumun hakikati dikkate alınmadığından bu kadar çılgınlık yaşanmaktadır. Bir de toplumun tüm direniş odakları mücadele gücü olarak esas alınmadığı kadar sadece bir sınıfın özneleştirilmesi de yaşanmıştır. Proleterya diktatörlüğü yoluyla sınıf iktidarını hedef alan, bunu diğer sınıfları yok etme temeline dayandıran, bunun için politik amaçlarını geliştirmede savaşı ve zoru kutsayarak ilerici rol atfeden ve temel mücadele yöntemi olarak gören sonuçta kendi devletini kurarak özgürlüğü yaşayacağını sanan bu hareketler sonuçsuz kaldılarsa bunun temel nedeni egemen zihniyetin yarattığı eril etkilerin özgürlük mücadelesi yürütenler adına kabulüdür. Gerçekleşen sınıf demokrasisi adına sınıf diktatörlüğüdür. Sınıf demokrasisi adı altında gerçekleşen ise özünde devlet iktidarıdır. Pratikleşen sosyalizm bunun en çarpıcı örneğini teşkil etmektedir. Yine tarihe düz çizgisel ve zorunlu ilerlemeci yaklaşımla toplumsal sistemleri kaçınılmaz sonuçlar olarak değerlendirmek sınıf demokrasiciliği adına sınıf diktatörlüğünü hangi sınıf adına olursa olsun esas almak en temel yanılgılardandır. Yaşasın işçiler demek aynı zamanda yaşasın burjuvalar, yaşasın efendiler demektir. Özgürlüğün olduğu yerde kölelere, serflere, işçilere yer yoktur. İşçi sınıfını özneleştirme ve temel mücadele dinamiği olarak ele alma, kutsallık atfetme sonuç almanın önüne geçmiştir. İşçi sınıfı sayısı arttıkça yozlaşmış, işçi sınıfının burjuvaziyle uzlaşması yaşanmıştır. Hatta bu durum işçi sınıfının burjuvalaşması olarak tanımlanmıştır. Bir de sınıflaşmanın her türlüsüne karşı olmak gerekir. Sınıflaşmanın kendisi toplumsal doğaya aykırıdır. Sistem karşıtı mücadeleler bu sınıfları övmekten, devrimci rol atfetmekten ziyade toplumsal doğanın özüne uymayan her türden sınıflaşmaya karşı olmalıdır.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.