Özgür Yaşamla Diyaloglar – Şehit Gurbetelli Ersöz

0

GURBETELLİ DEĞİL VATANELLİSİN ARTIK

Kod Adı: Zozan, Zekiye, Zeynep

Adı Soyadı: Gurbetelli Ersöz ¬

Doğum Yeri ve Tarihi: 11 Temmuz 1965-Bingöl/Palu Ziver(Akbulut) köyü

Mücadeleye Katılım Tarihi: 1987-Adana

Şahadet Tarihi ve Yeri: 8 Ekim 1997-Sergele Boğazı/Zap

Görevi: YAJK Merkez Üyesi

Kaskatı sınırlar koymamışım, ideolojik bir doğma değilim, siyasal bir otorite değilim. Rahatlıkla ondan sıyrılıyor ve herhangi bir rolün içine girebiliyorum. Biraz da mütevazııyız. Bu konularda kendimi kesinlikle abartmıyorum ama hiç olmazsa bazı çizgileri yakalamak gerekiyor. Bu, sanırım epey etkileyici olmuş. Bunu eğitim amacıyla düzenledik. Çünkü siz sözde her gün tiyatro oynuyorsunuz ama Türk tiyatrolarındaki gibi oynuyorsunuz. Benim tiyatro anlayışım farklı, roman anlayışım farklı.

Sanata büyük değer verdiğim, büyük kaynaklık ettiğim ortaya çıktı. Sanatsız yaşam olmaz, şiddetle size öneriyorum; yaşamınızı genelde insanlığın sanat çerçevesine oturtmak kadar, özelde de bizim devrimsel gelişmemizin sanatsal çerçevesine oturtun, bunlar olmadan ciddiye alınmazsınız. Sizinle oynanmaz, sizinle yaşanmaz, iyi komutan olamazsınız, iyi yaşam yoldaşı olamazsınız. Ben de sizin karşınızda bir militanım. Tüm gücümle gereklerini yerine getirmeye, sergilemeye çalışıyorum. Bu role saygı, bu amaca saygı, siyasete, askerliğe hakkını vermekten kaynaklanıyor. Eski Kürt tipine, Türkiye’de şimdiki yaşam tarzına bakıyorum, bunlar asla yaşamamalı diyorum. Adam pazara düşmüş, kaç para pırasa, kaç para lahana hesabı yapıyor. Lahanacı, pırasacı adamlar! Bu ne biçim yaşam felsefesidir, anlayamadım. Tabii o noktaya getiriliş bir sonuçtur.

Sizlerde de bugün etkilenme var, sigara dumanı gibi bir yaşam! Nasıl tenezzül ediyorsunuz? Duyguları bu kadar basitleşmiş, idealize olmaktan uzaklaşmış yaşamı nasıl yakıştırıyorsunuz? Güzel bir yaşam için neden kendinizi bu kadar tıkamış, bastırmış, tüketmiş oluyorsunuz? Bin bir yüküm var benim, taşımaya çalışırken yaşama saygı, yaşama oldukça sanat seviyesinde bir yaklaşım eksik edilmiyor. Bir de bu yönüyle öğrenmelisiniz. Payınıza olan bazı vazgeçilmez kısımları almalısınız. Bu yönüyle Önderliği tanıyorsunuz, bu yönüyle bizim bir yaşam stilimiz var, onu tanıyorsunuz. İnkarcı olmayın, istismarcı olmayın. Köylü bönlüğüyle, bu düzenin yeni yetme hafifliğiyle bize yaklaşmayın. Biz farklıyız ve kendimizi de kolay kolay yedirtmeyiz. Biz büyük kalacağız, saparsanız donakalırsınız, bu böyledir.

Zeynep: Ben bu süre içerisinde Parti Önderliği’nin en çok bir ilişkiye verdiği değeri, önemi ve onu kazanmada, aynı zamanda geliştirmede gösterdiği inceliği görebildim. Parti Önderliği’nin özellikle bu yönü beni çok etkiledi. Bir diğeri, devrimci kişiliğin nasıl olması gerektiğini, onun nasıl kullanılması gerektiğini, özellikle sanat yönüyle, duygu yönüyle, onun devrimci bir kişilikte nasıl itici bir güç haline getirilmesi ve nasıl bir biçime büründürülmesi gerektiğini duyabildim. Yine tarihi olayları, olguları değerlendirmede diyalektik bakış açısı oldukça önemlidir. Burada uygulanan metot monotonlaşmış, tek düze bakış açılarından kurtulabilme, olayları daha farklı yorumlayıp değerlendirebilme ve bir sonuç çıkarmadır.

– Kesin, günümüzle bağdaştırmak gerekir.

Zey.: Sanat anlamında da bunlar görülebildi. Yine Türkiye aydın kesimlerine yapılan; gelip sorgulamaları, gönüllü her türlü gelişime açık olunduğu yönünde bir çağrı vardı. Süreci göz önünde bulundurduğumuzda, bunu önemli bir çağrı, yankı uyandıracak bir çağrı olarak görüyorum.

– Gayet tabii. “İlişki, ilişki, ilişki” diye bir değerlendirmem vardır benim. Napolleon, savaşı kazanmak için kaç şey lazım sorusuna, “Üç şey lazım; para, para, yine para. Bu oldu mu, bir savaş kazanılır” der. Lenin’de de benzer bir tanımlama örgüt için yapılır. Sosyalistlerde kazanmak için ne lazımdır? Orada üç şeye ihtiyaç var. O da ilişki, ilişki, yine ilişki!

Sizin dikkat çekmek istediğiniz bir husus ama maalesef siz ilişkileri harabeye çeviriyorsunuz, pamuk ipliğine bağlıyorsunuz. Yıkılması gereken ilişkiyi yıkmama, kurulması gereken ilişkiyi kurmama, bir ilişkiye verilmesi gerektiği kadar anlam vermeme. İlişki kurbanısınız, ilişki gafilisiniz, ilişki bilinçsizliğisiniz diye de söylenebilir. Bir ilişki neden gerekli? Bir ilişki ne kadar gerekli, bir ilişki ne kadar gelişir? Bir ilişki ne zaman yıkılmalı, bir ilişki ne zaman koparılmamalı? Özellikle ilişkiyle örgüt bağı, ilişkiyle savaş bağı, ilişkiyle politika bağı, ilişkinin duygusal yönü, bütün bunlara gereken ağırlığı vermeyişiniz, sizi çok örgütsüz, çok havadan sudan, çok kopuk bir tip olarak şekillendiriyor. Bu tip de fazla örgütsel, politik ve askeri olamaz.

Bu, çok yakıcıdır ve bende çok güçlüdür. Büyük ilişki için hem kurucu, hem geliştirici hem de gerektiğinde parçalayıcı. Müthiş ilişki parçalarım, müthiş ilişki kurarım, müthiş ilişki derinleştiririm. Pamuk ipliğine benzer ilişkiden de büyük sonuç çıkarırım, demirden bir ilişkiden de büyük sonuç çıkarırım. Önderlik sahası bir yerde ilişki sanatıdır. Bunu bir kez daha hatırlıyorum. Bunu göz önüne getirerek mutlaka kendinize yönelik sonuçlar size düşer.

Tarih ve güncelliği her zaman böyle görürüm. Benim nazarımda, tarih olan bugündür, bugün olan tarihtir. İnsanlık nasıl başlamışsa öyle gider, başlangıç nasılsa, sonuç da öyledir. Süreç, biraz onun olgunlaşmış düzeyidir. Arada fazla fark görmem, ilk insan davranışıyla, bugünkü insan davranışı arasındaki benzerliği kurarım, bu da çarpıcıdır ve doğrudur. Böyle olmadan da tarih kavranılamaz, gelecek de umut edilemez, kurulamaz. Doğru bir tarih anlayışına kavuşmak, kendiniz açısından gereklidir ve son derece de güçlendirir, başarmanın en temel bir gereğidir.

Duyguların tanımı, duyguların işletilmesi de tabii bizde çok güçlüdür. İçimizde bu konularda da duygulu olduğunu söyleyen, duygusal olduğunu söyleyen çok. Hemen hemen hepiniz böylesiniz, ama bana göre duygu harabısınız, duygu tüketenisiniz, duygu sömürücüsüsünüz, duygu zavallısısınız. Duyguların gerçeklerle bağlantısı, en önemlisi de duygularla yaşam arasındaki ilişki, yaşamın özgür ifadesiyle ilişkisi, duygularla bilinç, duygularla siyaset nasıl bağdaştırılabilir? Yerine göre duygu, itici güç olma anlamında nasıl olabilir? Maalesef bu konuda hiç tarzınız yok ve hep düşürücü, bitirici oluyor. Şiddetle bir duygu eğitimine ihtiyacınız var, çıkarılması gereken en önemli sonuç bu. Duygular gereklidir ama, çok iyi eğitilmelidir.

Duygu eğitimi bir sanattır, sanatın özü duygu eğitimidir. Duygusal davranışın etkisi sanatın en temel görevidir. Nedir bunlar? Doğru hissetmek, hissini doğru ortaya koymak, hissine amansız değer vermek. Hissin, duygunun güzelliği, onun özgürlüğüdür. Onu yaşamın siyasal-toplumsal ilişkisiyle, kendinizle kıyaslarsanız, haliniz hayli harap! Zaten diğer yönüyle zayıflığınız duygu zayıflığını ortaya koyuyor. Duygu zayıflığı da diğer yanlarınızın zayıflığına yol açıyor. Ölçülmüş, terbiye edilmiş duygularla siyaset yaparsanız, askerlik yaparsanız, büyük siyaset, büyük askerlik yaparsınız demektir. Ama sizde bu yok, durumlarınız çok kötü! Duygulanmanız gerektiği yerde asla duygulanmıyorsunuz. Duygulandığınızda da çok kötü, adeta etrafına zarar vererek duygulanıyorsunuz. Duygunun siyasi sonucu yok sizde. Duygu, siyasetin önünde bir engeldir, askerleşmenin önünde bir engeldir sizde. Duygularınız ters tepiyor ve siyaseti, örgütlenmeyi zora sokuyor. Sizde duygusuzluk çok egemen. Biraz duygu denen özellik gelişmiyor. Duygulanmayı bilmiyorsunuz. Duygudan kastettiğiniz ağlamak oluyor. Çok ilkel antipati veya sempati düzeyi oluyor. Bunlar seçkin duygular değildir. Ucuz duygulanmalara tenezzül ediyorsunuz veya bazen de hiç duygulanmıyorsunuz, bu da çok tehlikeli. Büyük duygulanmalara yol açmamak da çok kötü.

Bütün bunların nedenleri de son tahlilde gelir. Tahrip edilen toplumsal yapı ve altyapı, üstyapısına ve çok cılız gelişen devrimciliğe bağlanabilir. Ben de bu konuda usta olduğum için nefret ederim. Neden insan beğenmediğimi herhalde şimdi daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü duyguları oldukça eğitilmiş, seçkin kılınmış birisiyim. Hemen her düzeyde de duygularıma çok büyük özen gösteririm ve bu anlamda ben duygularımla yaşadım. Ama duygularıma ortak olabilecek adam çok azdır. Siz kadınlar çok duygulu olduğunuzu söylersiniz ama duygular sizde bir iç ağrısıdır, gözyaşıdır. Seçkin özellikleri yok, güçlendirici yanları yok. Moralinizi bozmayın ama gerçeği de görmekte büyük yarar vardır.

İsterdim güçlü duygularınızın olmasını, paylaşmak da isterdim ama zayıfsınız, ben ne yapayım! Onu da geliştirmek devrimci yürek ister, devrimci özveri ister, devrimci başarı ister. Ben kişiliğimi müthiş duygulandırmışım. Benim duygularımı romanda iyi işlemek gerek. Biraz çocukluğumu da dile getirdim. Bunu şunun için yaptım: Bana göre kimisi benim daha on yaşımdaki çocukluğumun bile gerisinde. O zaman benim kabaran bir öfkem vardı. Büyük öfkeyle, yağmur gibi boşalırcasına gözlerimden yaşlar dökülüyordu. Fakat onu isyana götürmem var, elveda deyişim var. Mesela o çocuk halimle bile, çok yakıcı bir elvedaydı o. Fakat tekrar tekrar dönüşü vardır. Hepsi biraz derinliklidir. Tabii ben bunları kimseye anlatmadım, daha binlercesi de var, anlatacak halim de yok. Ama öz itibarıyla böyleydi. Ülkemin dağlarından, taşlarından, sularından, kuşlarından, kelebeklerinden, kertenkelelerinden, yılanlarından, çıyanlarından kopuşum hayli önemlidir ve orayı unutmayışım, siyaset yapmamla bağlantılıdır. Sizde bu duygular var mıydı hiç? Yok! Hayal meyal hatırlarsınız o kadar. Ben onları unutmaz ve sürekli onların takibini yaparım.

-Bütün bunlar edebiyata girer, fazla üzerinde durmayalım, ama neden cüce kaldığınızı herhalde duygu zayıflığıyla anlatmak mümkündür. Sizin büyük özlemini duyduğunuz arkadaşlıklarınız var mı? Benim daha çocukluktayken bile, amansız bir arkadaşlık arayıcısı, tutkulusu olduğumu biliyorsunuz. Neden bunlar iyi arkadaş olmuyorlar, neden iyi çocukluk arkadaşı olmuyorlar, neden iyi oynamıyorlar diye yıllarca sabırsızlandım; arkadaş toplulukları oluşturmak için bin bir çaba içine girdim. Ama sizin kendini beğenmiş çocuklar olarak tek bir arkadaşa niye ilgi duymadığınızı söylersem, neden ilişkisiz, örgütsüz olduğunuzu daha iyi anlarsınız. Kendinizi beğeniyorsunuz, küçük alışkanlıklar oluşuyor. Bu sizi siz yapan temel gerçeklik!

Neden bugün örgütlenmeye ihtiyaç duymuyorsunuz? Çünkü siz, ananızın-babanızın kendini beğenen hoppa çocuğu olarak büyütülmüşsünüz. Kucaklarda, el bebek gül bebek, “en iyi çocuktur” adı altında büyütülmüş ve kendinizi öyle beğenmiş kişilersiniz. Bu, sizi örgütçü düşünmeye ve gerçeği duymaya götürmez. Hayret ediyorum, nasıl kendinizi böyle beğeniyorsunuz? Bu yaşamı nasıl kabul ettiniz? Benim halen büyük hasretlerim var. Mesela bu kadar yetkiye kavuşmuşum, otoriteye kavuşmuşum, maddiyata kavuşmuşum ve en azından istesem beni sınırlandıracak fazla kimse yok, ama hiç görüyorum bunları; yeni hasretler, yeni arayışlar benim temel yaşam özelliğimdir. Sizde böyle hasretler var mı? Tutkular, uzanmalar, ufuklar, hisler, heyecanlar en çok peşinde koştuğum hususlardır. Siz bu anlamda birer ceset gibisiniz. Yani, hangi arkadaş, arkadaşı için görkemli bir sahne planlayabilir, düzenleyebilir? Ben hem bir halk için, hem gelen bütün dostlar için sahne düzenlemesi yapıyorum, heyecan veriyorum, ama siz sadece yürek burkuyorsunuz, sadece karamsarlığa itiyorsunuz.

Ben çok önceden de söyledim, yaramaz, hoppa çocuklar gibi altlarına ediyorlar, sonra da “gel al, çocuk ne yapmış” diyorlar. Bunu birçok militan arkadaşa söyledim; insan böyle mi yapar? Militan böyle yapmaz, temiz iş yapar! Benim için bu bir şeref meselesi. Ben yaşayacağım, kişiler gelecek, “sen kötü yaptın” diyecek olursa, çok büyük ayıptır benim için. Ama siz en büyük ayıbı işliyorsunuz, bir de etrafa bulaştırıyorsunuz. Hoşunuza gidiyor hatta. Bu yaramazlığın, terbiyesizliğin, duyarsızlığın felsefesidir veya kişiliğidir.

Bütün bunları duygular planında açabiliriz. Bunun için “keşke edebiyatçı olunabilse” diyorum. Nasıl gelişelim diyorsunuz, işte böyle gelişmelisiniz. Nasıl yaşamalıyım diyorsunuz, işte bir çırpıda, yüzlerce soru ortaya attım, onları cevaplandırmalısınız. Önemsiz midir, gereksiz midir bu sorular? Değilse, nasıl cevap vermelisiniz, nasıl yaşamalısınız? “Bizim bir yaşam sorunumuz yok” diyorsanız, o zaman sen de ancak pırasalık, lahanalık adam olursun. Pırasa kaç para ederse o kadar değeriniz olur. Layık mıdır insana bu? Değilse, bu sorulara cevap verin. İnsana saygı, düşünceye saygı, devrime saygı, sanata saygı anlaşıldı mı? Doğru dürüst bir şeyler anlıyor musun gerçekten?

Zey.: Anlıyorum Başkanım.

– İddialı mısın?

Zey.: Evet.

– Halen yaşama iddian güçlü herhalde.

Zey.: Kesinlikle.

– Büyük hesap yapma gereğini duyuyorsun. Kolay kaybetmek istemiyorsun. Biraz sönük gibi görüyorum seni de, onun için söylüyorum.

Zey.: Zaman içerisinde anlamaya çalışıyorum.

– Tamam hakkındır, anla fakat patlamayı yerinde ve yetkin yap.

Zey.: O kendisini dayatıyor.

– Yoksa kaybedersin. Benden de acıma, merhamet hiç bekleme. Benim eski yaşam hikayelerine karşı nasıl acımasız olduğumu biliyorsun herhalde.

Zey.: Yaşam acımasızdır.

– Uzlaşmaz. En doğrusu. Düşmeye karşı uzlaşmaz olduğumu biliyorsun. Annem de olsa uzlaşmam. Ana en yakın insandır ve oğlundan haklı olarak birçok şeyi bekler, inat etti “Sen niye bana birkaç metrelik kumaş almıyorsun” dedi. O gün bugündür ben ona hiçbir şey almadım. Bir oğul almaz olur mu? Maaşım da vardı ama “almayacağım” dedim, “sen bir beze göz diktiysen, ben de onu vermemede kesin tutum sahibiyim” dedim. Böyle büyük bir uzlaşmazlığım da vardır. Çünkü benim daha büyük işler yaptığımı görmüyordu, bu konuda istemlerde bulunmuyordu. Her şeyi bir bez parçasına indirgemek istiyordu. Ne kadar edepli ve yüksek duyarlılık içinde bir kişi olarak kalmaya özen gösterdiğim, o zamanki halimden de anlaşılıyor. Yoksa, anamı düşünmediğim için değil, anama yakışmayan bir oğul olduğum için değil, böyle basit düşündü, ben de böyle tavır takındım ve almadım. Öyle gözü arkada gitti. Bundan da sanırım, bazı sonuçları çıkarmayı bileceksiniz.

Zey.: Evet Başkanım.

– Bu yönlerime de dikkat etmelisiniz. Büyük yaklaşmadınız mı, küçük şeyleri bende bulamadığınız gibi, onlara ilgi, destek bulmanız da mümkün değil. Patlasanız da, çatlasanız da vermem. Ya büyüklüğü yakalarsınız, o temelde istemleriniz, yaşamlarınız olur ya da ben de büyük bir uzlaşmazlığı dayatır, sizi anlamam, dinlemem. Ne olursanız olun acımam da. Tabii bu, büyük düşüşe karşı, büyük ağlayışa karşı, küçük şeyleri kendine layık görmeye karşı bir tavırdır. Ama siz çok küçümserseniz, ölün gidin. Anam da olsa acımam. Zaten babam da söylüyordu, “Sen bir tek gözyaşı dökmezsin ben öldüğümde” diyordu. Neye karşı olduğumu biliyordu. Küçüklüklere, basitliklere gözyaşı dökmem ama diğer yandan da ne kadar duygulu olduğumu dünya biliyor. Benim aşk yönüm, duygu yönüm, bilinç yanımdan daha güçlüdür. Fakat bilinç de var, bunu da ihmal etmiyorum. Bilime de çok yatkın bir çizgi dahilinde yürüdüğümü hiçbiriniz göz ardı etmemelisiniz.

Çok düşünceli ve çok hırslı olmalısınız. Kötü oynama anlamında oynama demiyorum. Sevgi oyununu zafere ulaştırmak için büyük oynamak gerekiyor. Ama bunu bilecek misiniz? Ben ondan endişeliyim. İçinizde sevgi oyununa girecek kişi var mı? Bu konuda çok endişeliyim. Aman beni yanlış değerlendirmeyin. Kızlar da yanlış değerlendirmesin. Özgür olanla oynanır benim felsefemde, köle oynayamaz, ağa oynayamaz, kapitalist hiç oynayamaz, burjuvaziden etkilenenin karşımda hiç oynayamadığı ortaya çıktı. Siz de oynayamıyorsunuz, teslim oluyorsunuz hemen. Ne yapacağız?

Zey.: Başkanım, o normları yakalamak zorundayız.

– İlgi göstermelisiniz. Çok ilgi var aranızda. Serbest bırakılırsanız birbirinize kim bilir ne yaparsınız? Bunu sıkça dile getirdim. Ya davulcuya, ya zurnacıya kaçış meselelerinden epey bahsettim. Bu sözlerin birer anlamı vardır. Bakın devrimimizi sevgi devrimi, bir anlamda kadın devrimi yapmak için bu kadar büyük çabayı harcarken, yine de en ürktüğüm düzey, kadının içinde bulunduğu düzeydir. Halen de bu düzeye bulaşmak istemiyorum. Çekiniyorum, korkuyorum sizlerden. Çok sevmeye çalışıyorum, dikkat edin ama en az onun kadar endişeliyim, korkuyorum, bulaşmak istemiyorum size.

Yine erkekler de iyi anlamalı, sözde bağlı olduğunuz bir önder bunları söylüyor. Neden? Ulaşmış olduğunuz düzey bence normal değil, içinde çok dile getirilmesi gereken anlamlar var. Yaşamı kurtarmak istiyorum. Bu konuda yaşamı kolay tüketmek istemiyorum. Bir kadınla yaşamı tüketmek, her şeyin kaybedilişi olabilir. Sevgisizliği kabul etmek, bana ihanetten, cahillikten daha tehlikeli geliyor.

Kadın erkek ilişkisi benim açımdan en seçme ordudaki emir-komuta ilişkisinden daha ciddidir. Hatta en ciddi emir-komutaya gelinmesi gereken sahadır. Ama beni yanlış anlamayın, içeriğiyle, tarzıyla, dile getirilişiyle en ciddi komuta ilişkisi veya yaşama ilişkisi de diyebiliriz, ama bizde en çok kirletilen bir ilişkidir. Keşke romancı olsa da, bu noktayı dile getirse biraz. Ben kenef dedim buna. Kürt bunu nasıl yaptı? Büyük isyanım bunadır. Nasıl bu ilişkiyi kenefe dönüştürdüler, hemen her şeyi içine pislenilen tuvalet çukuru haline getirdiler. Nasıl yüreğiniz kaldırıyor? Yine diğer bir deyişle tüketim, her şeyin tükendiği ilişki! Tükenişi nasıl kabul ettiniz?

Bunlar önemlidir, biraz edebiyata kaçıyor. Biz burada parti dersi veriyoruz. Buraya geldik, dayandık. İşin ciddiyetini size anlatmak için söylüyorum. Çünkü hiç sevilmemek, sevmemek de sizin için önemli, çok çirkin sevmek, sevilmek de sizin için pek o kadar önemli değil. Yüce bir sevgi peşinde koşmamak son derece normal bir olay sizin için ve en önemlisi de bunun tanımını, yorumunu, savaşımını geliştirmemek de sizin için çok normal bir yaşam. Hep bunu yaşıyorsunuz. Bu ise bana göre kabul edilmez bir yaşamdır.

5 Ocak 1995

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.