Toplumsal Cinsiyetçilik 3’üncü Bölüm

0

Toplumsal cinsiyet ilişkileri

Kadınlar ve erkekler olarak toplumsal cinsiyete göre kodlandığımıza göre bizlerin arasındaki ilişkilerde normal kadın-erkek ilişkileri ya da sosyalleşmenin gereği olarak kurulması gereken ilişkiler olamaz. Bizlerin arasındaki ilişkiler olsa olsa toplumsal cinsiyet ilişkileri olacaktır. Feminist kuramcılar toplumsal cinsiyet ilişkilerini şu şekilde tanımlamaktadır: “Toplumsal cinsiyet ilişkileri kavramı; kadınlarla erkekler arasıdaki işbölümü, roller ve kaynakları da içeren ve onlara farklı yetenekler, arzular, kişilik özellikleri, davranış düzenleri vb. atfeden bir dizi uygulamalar, fikirler, betimlemeler ile ortaya çıkan, kadınlar ve erkekler arasındaki güç ilişkilerini ifade eder. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, sınıf, kast ve ırk gibi toplumsal hiyerarşinin diğer yapılarıyla etkileşim içinde bulunan bu uygulamalar ve ideolojiler tarafından hem yaratılır hem de bunların yaratılmasına yardımcı olur.”  Tıpkı toplumsal cinsiyet gibi, toplumsal cinsiyet ilişkileri de her toplumda aynı değildir ve tarihsel olarak değişken olabilir. Yani dinamiktir ve zaman içinde değişebilir. Ama hangi koşullarda, hangi zamanda ve nerede yaşanırsa yaşansın bu ilişkiler adil değildir. Çünkü kadının ikinciliğinin olduğu bir ilişki de adaletten söz edilemez. Buna göre toplumsal cinsiyete göre şekillenen kadın ve erkek arasında asla uyumlu bir ilişki olamaz. Karşılıklı empatiye, saygı ve sevgiye, ötekinin özgürlüğüne dayalı bir ilişki yoksa, kişiler kendilerine öğretileni ilişkilerinde uygulamanın yanı sıra birde birbirlerine politika yapıyorlardır. Burada ‘politika’ kavramı, ilişkilerdeki güç oyunlarını, karşılıklı söylenmeyen sözleri (yani yalanları) vb ifade etmektedir.

Toplumsal cinsiyet, sadece kadınlarla erkekler arasındaki ilişkileri değil, her iki cinsin kendi hemcinsleriyle olan ilişkilerini de belirler. Gelinle kaynana ilişkileri bunun en basit ifadesidir. Bu durumda kaynana gücünü yaşından ya da deneyiminden değil damadın annesi olmasından almaktadır.

Cinsiyetçi işbölümü 

Yavaş yavaş bilim ve teknolojik alandaki kimi değişikliklerle birlikte işbölümünde de değişiklikler olsa da yine de toplumların çoğunda erkekler ve kadınların yapması gerekenler kişisel eğitim, birikim, beceri ve ütopyaların dışında tamamen erkek ve kadın olmalarına göre belirlenir. Buna göre toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü; kadınların ve erkeklerin neleri nasıl yapması gerektiği hakkında toplumda var olan düşüncelere dayanarak kadınlara ve erkeklere yüklenen farklı roller, sorumluluklar ve görevleri ifade eder. Erkekler ve kadınlar, yalnızca kendi toplumsal cinsiyetlerine uygun olduğu varsayılan becerileri öğrenip bu konularda uzmanlaşarak her iki cinste farklı beceri ve yetenekler yaratılmış olur. Bu işbölümü aynı zamanda hiyerarşilerin ve eşitsizliklerinde kaynağıdır. Erkeklerin yaptığı işler daha değerli görülürken emekleri de aynı değerlendirilmez.

Cinsiyetçiliğe karşı mücadele

Erkek ya da kadın, hepimiz doğduğumuz andan itibaren, içinde bulunduğumuz toplum tarafından cinsiyetçi düşünce ve eylemi kabul etmek üzere sosyalleştiriliyoruz. Bunun bir sonucu olarak, kadınlar da en az erkekler kadar cinsiyetçi olabilirler. Ama bu hiçbir şekilde erkek egemenliğini meşrulaştırmaz ve de haklılaştırmaz. Olsa olsa ataerkilliğin gücünü ve etkisini, bunun karşısında mücadelemizin haklılığını gösterir.

Toplumsal cinsiyete karşı mücadele yürütülecekse, bu her şeyden önce toplumsal cinsiyete karşı ortak bir duyarlılığın geliştirilmesini gerektirir. Çünkü kadınların ikincil konumu görünürde erkeklere üstünlük kazandırsa da son tahlilde tüm hiyerarşilerin, milliyetçiliğin, militarizmin kaynağı kadınların ikincil konumunun topluma, özellikle de kadının kendisine benimsetilmesi üzerinden gerçekleşir. Bu durumda tek kaybeden kadın değil, zenginlik ve otoriteyi elinde tutan bir avuç azınlık dışında tüm toplumdur. Dolayısıyla cinsiyetçiliğin kaynağı toplumsal cinsiyete karşı mücadele kadın ve erkeğin birlikte vermesi gereken ortak mücadele olmaktadır. Bu da toplumsal cinsiyete karşı erkeklerin de en az kadınlar kadar duyarlı olmasını gerektirir. Örneğin toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık örgütlerde ve karar alma süreçlerinde kadınların eşit katılımını gerektirir. Ama buda tek başına yetmez. Uygulama ve kültürde de zihniyet dönüşümünü, hakeza mevcut örgütlerin hiyerarşik, erkek merkezli yapılanmalarını değiştirmelerini gerektirir. Adaletsiz toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki en büyük ve gerçek değişim erkeklerin duygu ve davranışlarındaki somut değişimlerle, yine birbirlerini bu yönlü pozitif etkilemeyle gerçekleşebilir. Örneğin bir erkeğin şiddeti sadece kadınların sorunu değil, erkeklerin de sorunu olabilmelidir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.