Güneşin sofrasında- O özgürlük aşığıydı

0

Heval Abbas (Duran Kalkan) 

O dönem Ekim devriminin ve sosyalist gelişmenin zirvede yaşandığı bir dönemdi. Yaşananlar herkesi ilgilendirdiği gibi her yerde bir hareketlenmeye de yol açtı. Vietnam, Küba mücadelesi ve Che Guevera efsanesi iç içe geçmişti.

1970’li yıllar dünya çapında büyük bir mücadeleye sahne oluyordu. Bu gelişmeleri bastırmak ve ezmek için dünya çapında gerici bir saldırı yaşandı; ve Türkiye de bunun içinde yerini aldı. Özgünlüğü: yeni bir sosyal yapıda bir gelişme sürecine açılmasıydı. Emekçi, aydın ve gençlik hareketi iç içe gelişti. Bir de Marksist çizgide bilinçlenme ilk defa yaşanıyordu. Tüm bunlar, daha kapsamlı bir hareketlenmeyi ve çok daha dinamik bir çıkışı gündeme getirmişti. 1971 çıkışı da öyledir; Deniz, Mahir ve İbrahim’lerle ifadelendirilen, dalgalı akımın güçlü duruşuydu. Gençler çok sınırlı bir eylemlilikle, çok hızlı bir biçimde sistemi temellerinden sarsan bir düzey ortaya çıkardı. Halkta müthiş  bir sempati yarattı. Herkes olup bitenleri soruyor ve anlamaya çalışıyordu. Anlamadan bile o çıkış, yaşanan yiğitlikler, herkesi çekiyor ve etkiliyordu. Bu genel bir durumdu. Türkiye’de bunu hızlı bastırmak için darbeler zinciri geliştirildi. Çünkü ateşin yanında buz eriyor: ateş  donmuyordu.

12 Mart’ın bir askeri darbe niteliği taşımasının temel anlamı, daha başlangıç aşamasındayken böyle büyük bir çıkışı ezmesiydi. Halka ulaşmasına, örgütlenmesine ve toplumun değişik kesimleri içerisinde yayılmasına izin vermeden, onu bastırmak istedi. Bazılarını katlederek, bazılarını zindanlarda zorlayarak bir bastırmayı ve pasifikasyonu geliştirmek istedi.

 

Mamak Cezaevinde

1972-’73’te güçlü bir çıkış yapan, belli lider-öncü kadro yetiştirmeye yönelen gençlik hareketi, gerici darbe ve saldırıyla öncüsüz bırakılmış ve susturulmuştu. Efsane gibi ortaya çıkan öncülüğün katledilmesi, herkesi şaşkına çevirmişti. Duygular yaşanmak için ayaklanmıştı, dinmiyordu susuzluk. Bir kere duymuştu yürekler özgürlüğün nidasını, ondan kapanmıyordu kulaklar. Gençlikte, böylesi bir şaşkınlıkla 1970’lerin ortalarına doğru toparlanması gelişti. Tasfiyenin gerçekleştiği inancına varıldıktan sonra yeni bir aşamaya geçildi; tutuklanan, zindanlara doldurulan kadroların bir kısmı bırakıldı. Yaşananlar bir efsane gibi herkesi etkiliyor; ortaya çıkan sempati düzeyiyle yeni bir gençlik hareketi gelişti. Önderlik de o dönemki saldırılar için; “Bu bastırma hareketi bizim de saç tellerimizi sıyırıp geçti” diyor.

Önderlik, o dönemde Mamak cezaevine girdi. Cezaevinde gençlik ve emekçi hareketinin öncü kadrolarıyla tartışma imkanı buldu ve önemli bir bilinçlenme düzeyi ortaya çıkarttı. Kulaklardaki ezgi yüreğe işleniyordu, hem de silinmemecesine. Buna dayanarak gençliğin 12 Mart Darbesi’nin etkilerini aşmasında, provokasyonlara karşı korunmasında ve yeniden örgütlenmesinde önder bir rol oynadı. Bu, herkesçe kabul edilen bir durumdur. Başkan, bu yüzden; “Fiilen ve resmen konumum başkanlık konumuydu, liderlik konumuydu” diyor. En önemlisi de Başkan’ın düşüncede dengeli olması, istikrar sağlaması, özeleştiri temelinde doğruları bulup doğruya çekme gücünü göstermesi oldu. Bazıları Önderliğin bu sürece ilişkin değerlendirmelerini eleştiriyorlar. Mesela bir ara Taner Akçam’ın bazı açıklamaları oldu; bu açıklamalar doğru değildi. Aslında T. Akçam’ın kendisi o dönemde kısmen katılım sağlayan birisidir. Önce tutuklandı, hemen arkasından kaçırılıp yurtdışına götürüldü. Ve kendileri Kenan Evren’den daha fazla Türk oligarşisine hizmet etti. Bu yüzden de devrimci değerlendirmeleri gölgelendirmek istiyordu. Ama diyalektikte gölgeler her zaman için güneşe göre yer alırlar, dizginleri güneşin keskin ışınlarında gizlidir.

Örneğin ADYÖD’ün (Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği) kuruluş sürecini, en iyi Önderlik tanımladı. Gençliğin erkenden ve yeniden toparlandığını gören Türkiye Sosyalist İşçi Partililer -ki, onların bir kısmı önceden cezaevinden sağ bırakılmışlardı.- Ankara’da bir gençlik derneği kurdular. Derneği kuranlar, kimseyi peşlerine takamayınca kurdukları derneğin işlev kazanması için uzlaşmanın yeni yollarını aradılar. Dernek kurulduktan sonra derneğe yönetim seçmek için gençlik, yoğun bir çalışma ve yönetim seçme örgütlenme çalışması yürüttü. Bütün okullar delegelerini seçtiler. Okul delegeleri toplanarak derneğin (ADYÖD) fiili yönetimini seçtiler. Delege seçimlerinde ve delege toplantısında Önderliğin katılımı çok öndeydi. Başkan, o dönemde grupçu eğilim gösteren duruşlarla yoğun tartıştı. Aradan yirmiden fazla yıl geçmiş olmasına rağmen dünmüş gibi iyi hatırlıyorum. Başkan, birliği yakalamak için Dev-Yol’cular ve diğerleriyle birçok tartışma yürüttü. Önderlik, grupçuluğu benimsemiyordu. Ve onlara “İçinizde grupçu yaklaşım var, bu aşılmazsa gençlik hareketi ilerlemez. ‘12 Mart niye böyle oldu?’ sorusu, cevap bulmalı; Türkiye’nin tanımı doğru yapılmalı ve doğru özeleştiri verilmelidir. Ordu, devlet, devrim ve demokratikleşme ve hepsinin içinde de Kürt sorununu tanımlamalı,” diyordu. Ardından seçimlerle yönetime Başkan ve onunla birlikte birkaç kişi daha seçildi. Fakat işleyişi fiili olarak Başkan yönlendirdi.

1974 güzü,üniversitelerin açıldığı dönemdi. ADYÖD, üniversitelerin açılış gününde Ankara’da kapsamlı bir bildiri dağıtma eylemi yaptı. Bütün üniversitelerde, yine Eğitim, Endüstrisi ve Yüksek Öğretmen Okulundan bu eyleme on-bin kişiden fazla genç katıldı. Ankara Üniversitesi Fen bölümünde MHP’lilerin de bir etkinliği vardı. Ve provokasyon geliştirmek istediler, kavgalar oldu. Önderlik de o günlerde başka bir yerde görevliydi. O alandaki işleri yürütmek üzere dernek yönetimi başkalarını görevlendirmişti. Gerginlik çıkınca yönetimler ne yapacaklarını bilemediler, paniğe girip ortadan kayboldular. Ama Başkan, gittiği yerdeki işlerini bitirip geldi ve provokasyonları boşa çıkaracak şekilde bildiri dağıtma eylemini yönlendirerek, doğrudan inisiyatif geliştirdi. Eylemin ardından özeleştiri toplantıları yapıldı. Yönetimin diğer üyeleri, özellikle de Beş-evler dağıtımını yapan yönetim özeleştiri verirken, başarıyla görevini yapanın Başkan olduğunu yönetim bizzat tasdik etti. Bizlere de bilgi düzeyinde yansıdı. Ondan bir-iki ay sonra kışa girerken dernek basıldı, yüz-elli kişiyi cezaevine götürdüler. Götürülenlerin arasında ben ve Başkan da vardı. Tutuklu olarak götürüldük. Mamak cezaevinde bir hafta aynı koğuşta kaldık. Bütün grupların lider kadroları da oradaydı, Fuat Arkadaş da içlerindeydi. Toplam sayımız yirmiyi aşıyordu. Eylem sonrası yorgunluk çökmüştü üzerimize. Ama bu yorgunluk öyle tatlı idi ki, her solukta yeni hep yeni binlerce eylem yükleniyordu beynimize.

Eylemlerimizin başında zamanı, çıkış kapısı olarak kullanmaktı. Mamak’ta hem bilgilenmek hem de zamanı boş geçirmemek için seminerlerin yapılması kararlaştırıldı. Seminerde diğer grup liderleri konuşmayarak, Başkana “Sen konuş. Senin olduğun yerde biz bir şey söyleyemeyiz” dediler. O dönemde Başkanın ideolojik ve düşünsel anlamda tüm grupların lider kadrolarının üzerinde doğal bir etkisi vardı. Önderliğin düşünce gücünü ve yoğunluğunu kabulleniyorlardı. Başkan koğuştakilere bir-iki gün içerisinde felsefe, tarihsel materyalizm üzerine seminerler verdi. Devlet nezdinde resmiyeti yoktu. Ama devrimci gençlik nezninde resmiyeti ve meşruiyeti olan yönetim, Başkanın içinde etkili olduğu yönetimdi.

Mamak’ta Seminerler verdikten sonra bilek güreşi yaptık. Başkan bütün işlerinde iddialıdır. Eleme usulü kura çekiyoruz. Kuralar çekildikten sonra güreşildi. Bana bir tane hasta çıktı, onu yendim. Bir tanesi, gelmiyorum deyince, ben bir sefer tur atladım. Kıyasıya bir güreş sonrasında yirmi kişiden üç kişi kaldık. Ben, Başkan ve tarihten Kemal diye birisi vardı. Bir daha kura çekildi, ikisi çıktı, ben yine tur atladım. İkisi tutuştular, o arkadaş çok güçlüydü, tam yarım saatten fazla çekiştiler ve Başkanı sonunda yendi. Sonra ben bileğini tuttuğumda taş gibiydi. Demir gibi. Elimi dokundurur, dokundurmaz geri çektim ve sen kıracaksın dedim. Tabii bu durumda Kemal şampiyon olurken ben ikinci, Başkan da üçüncü oldu. Başkan sonra gelip yakamı tuttu, “Böyle olmaz, seninle görüşeceğiz,” deyince ben kaçtım. Şimdi anlatırken, yarım saatlik heyecanla izlenen kıyasıya çekişmeyi hatırlıyorum. Kemal çok zayıf, güçsüz görünüyordu, ama kolu sanki demirdendi. Tabii Başkan, böyle bedavadan ikinci olduğum için kızarak “Sen nasıl ikinci olursun, gel seni yeneceğim” diyordu.

Biz daha geç katıldık, o zaman sempatizandık. Lise son sınıf öğrencisi iken taşrada kalmıştık. Büyük kentlerde belki liselilerde katılabilir. Ama biz Adana’da bir nahiyede, öğretmen okulundaydık. Ankara’da, İstanbul’daki gelişmeler bütün okullara taşınmıştı. Üniversitelerden mezun olan öğretmenler gelmiş; devrimci eylemlere katılmışlardı. Çoğunlukla bu öğretmenlerin hepsi solcuydu. Belli bir havaları da vardı, bize de çekici geliyorlardı. Ankara’da lise son sınıftayken eylemlilikleri, bizzat kendim gördüm. Arkasından üniversiteye girdim. 74’te örgütlenen hareket içerisinde yer aldım. O zamana kadar bastırma hareketine karşı büyük etkiyle gelişen sempatizanlığa dayalı bilinçlenme, kitap bulma, okuma, devrimci gençlerle tanışma ve arkadaşlıklar kurma süreci yaşandı. Giderek okulların birbiriyle ilişkilerinin geliştiği bir süreç olmuştu. Okullarda son hızla gruplaşmalar gelişiyordu. Ben ve Cuma Arkadaş, Yüksek Öğretmen Okulunda öğrenciydik. Cuma’yla 72’de lise son sınıfta iken sol bir grup içerisinde tanıştık, arkadaşlık kurduk. Ben daha sonra Fen Fakültesine girdim. Haki Karer’le de Fen Fakültesinde aynı bölümdeydik. Haki, bizden bir yıl önce girmişti, ama devamsızlıktan iki dersten kaldığı için bizim üniversiteye girdiğimiz yıl O yalnızca kaldığı dersleri alttan alıyordu. 73’te Karadeniz’li bir grupla tanıştık. Yüksek öğretmen okulunda yatılı kalıyorduk. O süreçte kitaplar bulup okumaya, yine yeni insanlarla tanışmaya, tartışmaya ve onlardan yeni bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk. Darbe olduğu için, sol kitapların satılması yasaklanmıştı. O yüzden ilişkiler kurulup kitap bulunabiliyordu. Herhangi bir grup içerisinde değilsen kitap bulmak, hayal oluyordu.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.