Güneşin Sofrasında – Abdullah ve Apo arasındaki ince hat

0

 

Tayhan Pir

 

74’te diğer grupların dışında bir de Apocu-Kürtçü bir grubun oluştuğunu duymuştuk. Grubun öncüsü olarak bilinen Abdullah’ı, yani Apo’yu ilk kez 1974 yılında Kesir’eyle Tuzluçayır Mahallesini Güzelleştirme Derneği’ne geldiğinde görmüştüm. Yine ADYÖD’e gidip-gelirken görüyordum. Çok fazla gezmiyordu, dışarıda nadir görülürdü. Başkan, o zaman çok popüler de değildi.

76’da bir kaza sonucu Ali Doğan Yıldırım şehit düştükten sonra Başkan, beni çağırdığında Hacettepe Üniversitesinin yanındaki öğrenci yurdunda görüştük. Gittiğimde bir odada beni bekliyordu. Odaya girer-girmez heyecanla

-“Olayı anlat, nasıl oldu?” dedi.

Olayı yaşandığı biçimiyle olduğu gibi kendisine anlattım. Çok uzun bir hikaye değildi. Kazadan sonra tıp fakültesine oradan sırasıyla Ankara Hastanesi, Numine Hastanesi ve Hacettepe hastanesine götürülüyor, ama hiçbirinde de bakılmıyor. Geç müdahale edildiğinden dolayı, arkadaşın şehit düştüğünü anlattım. Başkan, olayı dinledikten sonra, zaman kaybetmeden imzasız bir bildiri hazırladı. Bu bizim ilk bildirimizdi. Ali Doğan’ın şahadetinden sonra,  onun yazdığı bu bildiriyi okuduğumda korkunç etkilendim. Bildiriyi, havanın kararmasıyla birlikte Tuzlu Çayır’da kapı altlarından evlere dağıttık. Başkan’ın o dönemde de çok küçük verilerden yola çıkarak yaptığı siyasal değerlendirmeler bizleri şaşkına çeviriyordu. Onunla her karşılaştığımda, onu  daha yoğunlaşmış ve derinleşmiş görüyordum.

 

Tuzlu çayırda, bir süre hastanede yattıktan sonra çıkmıştım, ama hala bastonlarla geziyordum. Pilot gelip, Rıza Altun’u sorduğunda hasta olduğunu ve yattığını söyledim. Rıza da kaza geçirmişti. Ben, Pilot’a “Oraya gidiyorum gelmek istiyorsan sen de gel” dedim, ama o gelmedi. Ben yalnız gittim. Gittiğimde Önderlik, Rıza’nın yanındaydı. İkisini bir arada görünce, biraz telaşlandım. Pilot’un geldiğini Başkan’a anlattığımda Başkan gülerek, “Kokumu almış” dedi. Pilot’un yer yer insanı tahrik eden davranışları oluyordu. O zaman bazı toplantılarımızda, Pilot’a ilişkin öneriler bile yapıyorduk. Ama Önderlik, bu önerilerin yerine getirilmesi için erken olduğu konusunda bizi ikna ediyordu.

O dönemde de, olay ve olguları Önderlik gibi kapsamlı ve komple ele alamıyorduk. İşte “Pilotu cezalandırırsak, hareketin başına tufan mı gelir, merkezi bir operasyon mu gelişir, örgüt  darbe mi yer..vb”  gibi hususları çok fazla düşünememiştik. Yine Önderliğin yaşamını tehlikeye atacağımızı dahi düşünmemiştik. Birçok arkadaşla onun hakkında ilk refleksimiz cezalandırmak biçiminde oluyordu. Ama Önderlik, “Her şeyin bir yeri ve zamanı var” diyerek bizleri frenliyordu.

Aynı süreçte Kızıltepe’deki çalışmalarda bazı sorunlar yaşanmıştı. Bizim Kızıltepe çalışmaları hakkında herhangi bir bilgimiz yoktu. Ferhat Kurtay, Önderliğe Kızıltepe’de yaşan gelişmeleri aktarmak için gelmişti. Başkan, gerçekleştirilecek toplantıyı kastederek “Siz de gelin katılın” dedi. Toplantıda, bir örgütsel sorun nasıl ele alınır, nasıl çözümlenir konularında, Önderliğin kapsayıcı bir yaklaşımı vardı. Toplantı boyunca perspektif veren ve ön açan yaklaşımını sürdürdü. Bizleri çoğu zaman davranışlarıyla şaşırtıyor ve dar düşünce kalıplarımızı parça parça edip, önümüze koyuyordu.

Onun yanında bir dakika da kalınsa, beş dakika da kalınsa mutlaka bir şeyler öğreniliyordu. Başkan, birlikte yaşadığı insanlardan bir şeyler almadan ve onlara bir şeyler vermeden rahat etmez. Bu da kendisini yeniden yeniden üreten, süreklileşen yoğunlaşmasından kaynağını alıyor. Devrim, halk, ülke ve insanlığın temel sorunlarından kopmayan, basit şeylerle uğraşmaya tenezzül etmeyen bir yapısı var. Bence, onu Önderlik yapan temel özelliklerden bir tanesi de budur.

 Geldiyse Ne Oldu

74 veya 75’ de bir gün Türk solundan okul arkadaşları Kemal Pir’i öğrenci evine davet etmişlerdi. Kemal de davetlerini reddetmemiş e gitmişti. Yemekten sonra şarap içiliyor, Kemal’e de ikram ediyorlar. Kemal de alıp içiyor. Kemal’le Başkan’ın aynı evde kaldığı süreçti.  Kemal arkadaşlarının evinden dönerken, kapıyı Başkan açıyor. Kemal’i görür görmez içtiğini fark ediyor ve “Zıkkım içmişsin” diyor. O dönemde Apocular, şarap içmezler, rahip gibi adamlardır falan diyorlardı. Aslında “içki içmeyin” diye bir yasak hiç konulmamıştır. Ama Başkan’ın, Kemal Pir’in içki içmesinden rahatsız olması bu noktada ölçü olmuştur. Bunun gibi birçok konuda bir söz ya da davranış yeterli olmuştu ve bunlar militan kişiliğin bir ölçüsü haline gelmiştir.

’79 temmuzunda Kemal cezaevinden kaçtıktan sonra, Suriye’ye gitmiş. O zamanlar, arkadaşlar bir kampta çadırlarda kalıp, askeri eğitim alıyorlarmış. Bir gün Başkan’ın ders vermeye geldiğini fark eden Kemal, çadırın etrafında haylaz çocuklar gibi hoplaya zıplaya dolanıp çadırdakilere büyük bir sevinçle “Bizim ki geldiii, bizim ki!” diyerek haber veriyor. Başkan, Kemal’in söylediklerini duyunca  “Geldiyse ne oldu. Ne var…” diyor. Başkan, Kemal’i çok seviyordu. Başkana “APO” diye hitap eden bir tek Kemal’di.

Özgür İnsan Tutkusunu Aşk Derecesinde Yaşıyor

 

Önderlikle büyük umut, özlem ve onu görme hayaliyle yüreğimin yanıp tutuştuğu uzun cezaevi yıllarından sonra görüştüm. Aradan koca on beş yıl geçmişti. Önderlik beni gördüğünde hemen tanımıştı. Ama ben yine de; “Başkanım beni tanıdınız mı?’ dediğimde “Tabiii. Bu ne biçim soru, tabii ki tanıdım” dedi. O, birkaç saniyede olsa görüştüğü insanı unutmuyor, yüreğinde hak ettiği yerini ona ayırıyordu. Bundan hareketle “Ben, hepinizin özelliklerini çözmüşüm; kim ne yapar, ne yapmaz hepiniz hakkında her şeyi biliyorum” derdi.

Mesela benim tüm yaşamım yönetimlere karşı mücadele etmekle geçmiştir, yönetim de olsam sürekli muhalifimdir. Önderlik de insanı iradesizleştiren otoritelere karşı bir mücadele verdiği için, onu anlamaya çalışıyordum. O, insanlar üzerinde herhangi bir devlet otoritesi veya başka organizasyonların otoritesini kabul etmiyordu. Özgür insan tutkusunu aşk derecesinde yaşıyordu. Önderliğin çok otoriter ve benzer yaklaşımlarının olduğu söylenir, hatta Stalin’e ve başka kişiliklere benzetilir. Ama Önderlik, kendi yönetimine bile karşıdır. Sürekli kendi yönetimlerini eleştirmiş ve halkın eleştirilerine de sunmuştur. Yönetimleri, halk yönetimleri haline getirmenin mücadelesini çok güçlü veriyordu. Gerektiğinde yönetimleri, halka bile şikayet ediyor; “İzleyin denetleyin; yanlışlarını gördüğünüzde bana yazın” diyordu. Önderlik anti-otoriter ve özgürlükçüydü.  Özgür insanı, bireyi her şeyin üstünde tutuyor ve gelişimini her şeyin önüne koyuyordu. Bir ara yoğunlaşırken hafiften gülümseyerek “Biliyor musunuz benim hayatım yönetimlere karşı olmakla geçmiştir” dedi.

Önderliğin insani ve hümanist yönlerinin iyi anlaşılması, onun yapmak istediklerinin anlaşılmasıyla mümkündür.

Eğitim devremiz bittikten sonra ben, ısrarla ülkeye gelmek istediğimi belirtmiştim. Önderlik, “Nereye?” diye her soruşunda, ben de her seferinde “Ülkeye” diyordum. Biraz yaşımın ilerlemiş olması, uzun yıllar cezaevinde kalmış olmam ve  bir de sağlık sorunlarım olduğu için, Önderlik dağ koşullarında yapamayacağımdan endişe duyuyordu. Beni vazgeçirmek ve daha fazla ısrar etmemi önlemek için  “Sen bize vicdan azabı mı çektirmek istiyorsun? Ben, seni bu hasta halinle nasıl göndereyim. Sen hastasın, sakatsın dağ şartlarına dayanamazsın. Sana bir şey olursa, vicdan azabı çekeceğiz. Bize vicdan azabı çektirip, vicdan suçu işletmek istiyorsun. Ben, seni gönderemem. Ne biçim örgüt adamısın. Örgüt örgüt diyorsun, ama şimdi örgütün hakkında bir karar almasına izin vermiyorsun. Örgüt adamı, biraz da örgüte göre olandır. Niye ısrar ediyorsun. Senin hakkında sen mi karar vereceksin, yoksa örgüt mü karar verecek. Bırak senin hakkında örgüt karar versin” dediğinde tahmin edemeyeceğim kadar etkilendim. Önderlik, her şeyi ince eleyip sık dokuyordu. Hata yapmadan başarmak, onun en büyük tutkusudur.

O, insan özgürlüğünü engelleyen her tür davranışa karşı tavır alır, insanın sınırsız özgürlük ölçülerine kavuşmasından bir milim sapmaya izin vermez. Bu yönlü yanılgılar gördüğünde mücadele eden, ideolojik kavgasını yürüten tutumunu hiç eksik etmez. En büyük tutkularından birisi de özgür insanı, bireyi yaratarak özgür insanın gelişmesinin önünü açmaktı. Babası da olsa, bundan zerre kadar taviz vermezdi. Bazen; “Siz gözümün nuru da olsanız sizi söker atarım. Eğer siz temel değerlere bağlı kalmaz, onlarla karşı karşıya gelirseniz, insanlık değerine ve halka yaklaşırken böyle yaparsanız, gözüm de olsanız söküp atarım.” diyordu.

 

 Pedagog Gibi Uygulamalı Ders Veriyordu

 

Yönetimdeyken her akşam bizimle toplantı yapıyordu. Toplantı ve derslerin dışında yönetime ayrıca sohbetleriyle ders veriyordu. Her davranışında bir çıkarmamız gereken bir ders vardı. Örneğin,  Parti’nin değerlerini ve elinize verilen yetkileri doğru kullanın, yoldaşlıktan ve eşitlikten kopmayın, eşit paylaşımdan uzaklaşmayın dercesine, getirilen meyveleri  kendi eliyle soyar ve kendisiyle birlikte kaç kişiysek o kadar parçaya bölerek bizlere dağıtırdı.

Yetkinin tekelleştirilmemesi ve tekleşmemesi için bir boğuşma içerisindeydi. Bu konuda sorun yaşayanlarla kıyasıya bir mücadele yürütüyordu. Toplantılarla anlatmak istediğini, çok da sıkıcı olmayan ve boğmayan bir havayla  tartışabiliyordu. Ona göre her şey, ancak örgütün imkanları doğrultusunda, halkların yararına paylaşılabilirdi.

Bazen bizlere uygulamalı dersler veriyordu. Teorik anlamda kişilikleri çözümlerken, düşünceyle öğretir ve bunları pratikte gösterirdi. Bir pedagog sabırlılığıyla, çocuklara pratik gösterir gibi, kendisi göstererek yapıyordu bu işi.

Katıldığım eğitim devresine belli dönemlerde şehit düşmüş olan ve Partiye katılan arkadaşların, birbirinden afacan  çocukları geliyorlardı. Çocuklar, devre boyunca Önderliğin yanına gittiklerinde ciddileşiyor; boylarından daha büyük laflar ediyorlar, önemli sorular soruyorlar ve  kendilerine sorulan sorular karşısında önemli cevaplar veriyorlardı. Önderliğin yanında böylesi yaklaşımlar içerisine girerlerken, bizim yanımıza geldiklerinde alabildiğince şımarıyor, koğuşlarımızı ve okulu alt üst ediyorlardı. Önderlik, bir gün kızarak “Bu çocukları siz bozuyorsunuz. Bu yetişkinler ve büyükler olmasa, bu çocukları tertemiz yetiştireceğim. Bir biçim verip içinize gönderiyorum, iki günde bozuyorsunuz. Kimisi anne gibi yaklaşıyor, kimisi ağabey, kimisi de abla gibi yaklaşıyor. Böyle olunca da çocuklar, iradesini açığa çıkartan, tercihlerini ortaya koyan, iradesini konuşturan çocuklar olmaktan çıkıyorlar. Onları kendinize muhtaç ediyorsunuz. Yaklaşımlarınızla geri ilişki tarzını kışkırtıyorsunuz. Ben onlarda olumlulukları ortaya çıkarıyorum, siz ise onlarda geri yanları açığa çıkarıyorsunuz” dedi.

 

 Alışkanlıklarınızla Kendinize Kıyıyorsunuz

 

Önderlik, sigara konusunda çok hassastı. Bir seferinde beni sigaradan dolayı kırkbeş dakika eleştirdi. İnsan sağlığına zararlı olduğu için, sigaraya karşıydı. O, insanların her organın sağlıklı işlemesinden tutalım, ruhsal ve düşünsel gerçekliğine karşı büyük bir incelikle yaklaşıyordu. Benim sigara içtiğimi duyduktan sonraki ilk görüşmemizde beni çok şiddetli eleştirerek; “Niye sigara içip kendine zarar veriyorsun. Senin canın o kadar kıymetsiz mi? Yaşamın o kadar değersiz mi? Kaldı ki tarihe ve halka karşı sorumluluk duyuyorsan, sağlıklı yaşaman gerekmez mi? Sana zarar veren şeyleri yaparsan, amaçlarına kilitlenemezsin. Çünkü doğayla bağını kuran en temel organın ciğerlerindir, ama sen sigara içmeyle onları her gün öldürüyorsun. Siz, cinayet işliyorsunuz. Böyle alışkanlıklarla kendinize kıyıyorsanız  başkasına nasıl kıymazsınız” diyerek sert çıkıştı.

Önderliğin insana olan saygısının ve bağlılığının her davranışına yansıdığını  söylemek mümkündür. Halkların ve insanların siyasal kurtuluşu, bireyin kurtuluşu, ideolojik olarak bağımsızlığı salt ekonomik düzeltimlerle ya da siyasal-kültürel haklarına kavuşmasıyla sınırlı değildir. İnsanın ruhsal, düşünsel ve bedensel bütünlüğe kavuşulması, hem birey hem de halkların kurtuluşu için esas alınması gereken temel kriterdir. Önderlik bunun sağlanmasına büyük bir önem veriyordu. O, bir insan aşığıdır. Yoksa benim sigara içmemin Başkan’a herhangi bir zararı yoktu. Ama o, bu konuda da gerçek yoldaşlık tutumunu sergiledi.

Sık sık, “Bana Başkanım, Başkanım diyerek beni pohpohluyorsunuz, ama beni kandıramazsınız. Bu düşüncelere, bu ilkelere bağlı mısınız, benimsiyor musunuz? Bu ilkeler uğruna hayatını verenlere ve halka bağlıysanız o zaman doğru çalışacaksınız” diyordu. Bir insanın, bir insanı bireysel olarak kendisine bağlamasına şiddetle karşıydı.

Hiç unutamıyorum bir gün “Gösterdiğiniz bu saygı ve bağlılıkla siz, beni yıkmak istiyorsunuz. Aslında siz, beni yücelterek yükümü ağırlaştırıyor, kendi yükünüzü benim sırtıma yüklüyorsunuz. Ben saygınıza ve sevginize bir şey demiyorum, ama böyle olmaz…” diyerek bizleri sorumluluğa davet ediyordu.

 

Halkın Malı Deniz Değil

 

Bir gün yine sözcüyken, Önderlik mutfak görevlisi olan bayan arkadaşlarla diyalog geliştiriyordu. Diyaloglardan ben de ders çıkarayım diye biraz yaklaşıp kulak kabartım. Önderlik  gölgemi görünce beni farkediyor. “Sen ne arıyorsun” dediğinde, “Başkanım sizi dinliyorum” dedim. Başkan, gülerek “Ne, beni mi dinliyorsun bravo”  dedi.

 

97’nin baharına giriyoruz! Ve Suriye’de havalar her yıl olduğu gibi o baharda erken ısınmaya başlamıştı. Akademinin bahçesindeki çiçekler kuruduğu için,  başlayan baharla birlikte yeni çiçekler ekmek gerekiyordu. Başkan’ın “Buraları güzel çiçeklendirin” demesinin üzerinden daha birkaç gün geçmişti ki, Önderlik yine okula  geldi. Bu gelişinde de hatırlattı. Başkan, bu kez birkaç gün kalıp tekrar gitti. Ve aradan birkaç gün geçtikten sonra yeniden geldi. Aynı durumu görünce; “Sizde yaşam sevgisi kalmamış. Ben üç keredir şuraları çiçeklendirin diyorum. Ama bu sizin dikkatinizi bile çekmiyor. Oysa günlük olarak burada yaşayan sizsiniz…” dedi. Ancak ondan sonra bahçeyi çiçeklendirdik. Önderlik, nerede yaşarsa yaşasın yaşadığı yer temiz ve düzenlidir. O bahar, yol boyu, kamelyanın etrafına çiçekler ektik. Önderliğin kaldığı mekanı, çiçeklerle bezedik ve her tarafa çimler ektik. Bir tane de kuş kümesi yapıp koca dut ağacının kamelyaya bakan tarafına yerleştirdik.  Önderlik, tekrardan okula geldiğinde yaptıklarımızı görmüş ve bayağı beğenmişti. Çevre temizliğine çok dikkat ederdi. Tam bir çevreci, yeşilciydi; doğaya ve doğadaki her şeye büyük bir sevgiyle yaklaşıyordu.

Bir gün Önderlik derse giderken, ben de arkasında yürüyordum. Başkan, yürürken başını bir sağa bir sola çevirerek okulu kokularıyla saran çiçeklere bakardı. O günde çiçeklerin arasında bir parça ekmek ve ucu koparılmış bir biber gördü. Ekmek kupkuruydu, biber ise sarımtırak bir renk almıştı. Önderlik çiçeklerin arasındaki ekmek ve biberi sessizce ve kimseye aldırmadan aldı. Ekmeğin üzerindeki karıncaları üfledikten sonra, biberi ekmeğin arasına koyup yemeye başladı. Önderlik böyle yapınca, çok şaşırmadım. Çünkü arkadaşlar, buna benzer örneklerden bahsetmişlerdi. Yine de, Başkan’ın ilk kez böyle yaptığına kendim tanık oluyordum. O, “Bir lokma, bir hırka yaşama” ilkesinden ve amaçtan kopmadan çok sınırlı şeylerle yaşamaya alışmış bir derviş gibiydi. Dervişlere, ermişlere benzeyen özellikleri oldukça fazlaydı. Sonra Önderliğin bu yaklaşımını “logo” yapıp Önderliğin sözlerinden de bazılarını seçerek pankartlar hazırlayıp yemekhanemize astık. Yine Önderliğin çiçeklerin arasından ekmek ve biberi alıp yediği zaman söylediği “Proletaryanın, emekçilerin ve yoksulların artığı olmaz. Böyle savuramazsınız.” sözüne ilk sıralarda yer verdik. Başkan’ın bu davranışını gördükten sonra, acaba herhangi bir insan bahçesinin önünde bulduğu bir parça kuru ekmeği ya da başkasının ısırdığı bir şeyi yer mi, diye çok düşündüm. Hele bu kişi bir de Ortadoğuluysa, böylesi bir davranışta bulunması çok zordur. Önderliğin mütevazılığı muhteşemdi ve insanı adeta büyülüyordu. İşte bu yüzden O, en iyi sade ve süssüz sözlerle ifade edilir. Başkanla birlikteyken de onunla ayrı kaldığımız zamanlarda da kavramlarla Önderliği anlatmanın mümkün olmadığının farkına daha iyi vardım. O bir yaşam tarzıydı. En iyi yaşamın diliyle anlatılabilirdi.

 

Bir gün spordan sonra duş alıp, Başkan’ın odasına girdiğimde Önderlik içerden arkadaşlara “Benim elbiselerimi getirin” diye sesleniyordu. Arkadaşlar kendisine yeni elbise almışlar ve daha önceki elbiseleri eskimiş diye atmışlardı. Aldıkları yeni elbiseyi de  Önderliğin alacağı yere koyuyorlar. Önderlik yeni giysiyi görünce; “Kimin parasıyla alıyorsunuz? Benimkiler yeniydi, niye atıyorsunuz. Bu halkın malıdır, babanızın parasıyla mı aldınız? Benim ne giyeceğime niye karışıyorsunuz? Bu halkın parası deniz değil ki rasgele harcıyorsunuz. Kim sizden istedi? Niye benim adıma böyle şeyler yapıyorsunuz?” diyerek arkadaşları sert bir dille eleştirdi. Arkadaşların bu yaklaşımlarını üç saat protesto edip, odasından dışarıya adım atmadı. Ben ve kuruldaki diğer arkadaşlar da denetleyemediğimiz için bu durumdan dolayı özeleştiri vermek zorunda kaldık. Yine Avrupa’dan gelenler, Önderliğe bir ayakkabı getirmişlerdi. Arkadaşlar da eski ayakkabısını Ebubekir’e, yeni ayakkabıyı da Önderliğe ayırıyorlar. Önderlik yukarı çıkmak için ayakkabısını giyeceği zaman yeni ayakkabıyı gördüğünde her zamanki gibi “Bu nedir, hani benim ayakkabılarım?” diye sordu. Arkadaşlar da  “Başkanım eskimişti…” dediler. Başkan “Nasıl eskimişti” diyerek onlara kızdı. Başkan, yenilerini giymeyince gidip Ebubekir Arkadaş’ın ayağından eski ayakkabısını çıkarıp getirdiler.

Yırtık terliğini çöpe attıklarında da Başkan, “Benim eski terliği mi getirin. Kim sizden böyle şeyler istiyor? Kendi özlemlerinizi benim üzerimde gerçekleştiriyorsunuz. Yapamadığınızı bana yaptırıyorsunuz” diyerek çok sinirlenmişti. Hele bir de çöpe atıldığını öğrendiğinde kıyametleri koparıyordu. “Köşkere götürüp iki dikiş attırdıktan sonra aylarca giyebilirdim. Değerdir nasıl atıyorsunuz” diyerek bize çok kızdı.

 

Okulun arkasında, Arap kökenli bir aile oturuyordu. Bir gün bizi davet ettiler. Üç kişi beraber oraya gittik. Gittiğimizde bir de ne görelim, kadın attığımız bütün elbiseleri yıkamıştı. Kullanılmaz diye  çöpe attığımız sünger döşekler yıkamış halde kuruması için  şeritlere serilmişlerdi. Kadın, “Bütün bunları sizin çöplüğünüzden topladım” dedi. Yıkananların hepsi yepyeni görünüyordu. Başkan bunu duysaydı veya görseydi, yapı ve yönetim olarak hepimizi Parti’nin, halkın malını nasıl çöpe atıyorsunuz diye soruşturmaya alırdı. Başkan’a bu olayı söylemedik, gizledik. Ama o devre boyunca, bunu Başkan’a söylemediğimiz için, suçlular topluluğu olduğumuzu düşünmeden kendimi alamıyordum.

 

Evrenselleşmişti

İlk süreçlerde Başkan’a, Abdullah arkadaş diye hitap ediyorduk. İlk gördüğüm Abdullah Öcalan ile son gördüğüm Başkan arasında öz olarak -yani ilk süreçlerdeki güçlü ve etkili yaklaşımlarında- bir fark görmedim. Ancak sosyal, siyasal, örgütsel ve daha sayamadığım birçok boyutta tarzı daha gelişmişti. Daha da güçlenmiş, tarihselleşmiş, tarihe ve insanlığa mal olmuş bir duruşla karşılaştım. Onu tanıdığım dönemde, o sadece bir avuç insanın önderiydi. Bu defa gördüğümde bir halk önderi duruşu ve edası hakimdi. Hücrelerine kadar halklaşan ve kendisini adayan güçlü bir önderle karşılaşmak, bana çok olağanüstü duygular yaşatıyordu. Oldukça mütevaziydi yine, ama hedefi büyüdükçe duruşu da güçlenmişti. Abdullah ile Apo arasındaki önemli fark, Apo’nun evrenselleşme düzeyiydi. Çünkü O,  patlamaya hazır bir tohum olmaktan çoktan çıkmıştı, artık kendisi tohum veriyordu ve  dünyanın her yerine düşüncesiyle serpilmişti. En önemlisi de dünyaya bir önder, bir insan,  bir çocuk olduğunu kanıtlamış ve herkesin ilgi odağı olmuştu. Bu tohum,  yaşama duran bir grup fidanın öncülüğünde başlamış ve onun etrafındakilerle dalga dalga halkların içerisine ekilmişti. Hem de öyle bir serpilmişti ki; ilk kez Kürt çocukları sabahları uyandığında onun fotoğrafı önünde durup “Rojbaş Serokemin” diyorlardı.

Gençler onunla kimliklerini ve kişiliklerini bulma yolculuklarına çıkıyorlardı.

Ve kadınlar! Kadınlar ise Mani’de ve İsa’yla bile yakalanamayan yol arkadaşlığını, özgürlük tutkularıyla yaşamanın demine varıyorlardı. Halk ise, onun yaşadığı yeri kimi zaman bir hac, kimi zaman halka açık bir dergah ve ibadet yeri gibi ele alarak fırsat buldukça oraları ziyaret ediyorlardı.  Her sabah Kürtler onunla güne başlıyor ve güne yine onunla veda ediyorlardı. Her güne, diğer günlerden daha farklı şeyler öğrenerek başlıyorlardı. Dedim ya ayrıldığım Abdullah ile karşılaştığım Apo arasındaki ince hat burada gizliydi. Bu denli tarihselleşmiş bir kişilikle yaşamaya güç getirememekten kaynaklı olarak, bazen boğulacak gibi oluyordum.

 

Aynı devrede Önderlik hastalanmış ve bizler çok endişelenmiştik. Ateşi çok yükselmişti. Kırksekiz dereceyi buluyordu. Alelacele doktor çağırdık. Çok kısa bir süre sonra doktor geldi. Başkan’ın kaldığı odaya girer girmez doktor bana, “Dışarı çık” dedi, ama ben çıkmadım. Doktoru tanımıyordum. Sanıyorum Suriye Kürtlerindendi, Kürtçe biliyordu. Dışarı çıkmam için doktorun Kürtçe bilmesi yetmedi. Tanımadığım bu adamın Başkan’a bir şey yapmayacağını nereden bilebilirdim ki! Belki sözle çıkmıyorum demedim, ama tutumumla bunu gösterdim. Doktor çıkmamakta inat ettiğimi görünce, hiçbir şey söylemedi. Doktorun bir şey söylememesi de kaygılarımı hafifletmedi.  Birkaç dakikadan sonra Başkan, “Metin arkadaşımız bana yerenlik yapıyor. Bana babalık yapıyor.” diyerek espri yaptı.

Başkan, Suriye’deki Kürtleri öyle eğitmiş ve örgütlemişti ki, Başkan’a bir kötülük yapmaya cesaret etmelerini bir yana bırakalım, uzaktan  ters bakış dahi atan olmuyordu. Halkın ölesiye bağlılığını, Suriye halkında gördüm. Bir araya geldiklerinde HALK, APO; APO da HALK oluyordu. Önderlik, bunu bildiği için “Benim sahamda kimse bana bir şey yapamaz. Burada durup beni korumana gerek yok. Ben kendimi koruyacak ortamı zaten yaratmışım.” dedi.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.