Kadın Katliamların En Vahşisiyle Yıldırılmaya Çalışılmaktadır

0

Leyla Aslan

 

Dünya       genelinde        kadına        dönük cinsiyetçi politikalar bir hayli artmış durumda. Özellikle Türkiye’de sık sık kadına dönük katliam, tecavüz, şiddet haberlerini görmekteyiz. Bu saldırıların bu denli artmasının sebebi nedir. Bu durumu değerlendirebilir misiniz?

 

İnsanlık değerleri ve onun yaratıcıları olan biz kadınlara dönük saldırıların bu denli artmasının asıl sebebi olarak erkek egemen sistem ve uzantılarının yaşadığı bocalamaları işaret edebiliriz. Uzun süre boyunca aynı tarz ve yöntemlerle ayakta kalmaya çalışan ataerkil sistem bilinçlenen kadın ve buna bağlı olarak bilinçlenen toplum karşısında çaresizliğini          saldırılarının   boyutunu arttırarak örtbas etmeye çalışmaktadır. Kadını ayrıştırmak,   yaşamdan   dıştalamak ve varlığını anlamsızlaştırmak için sık sık cinsiyetçi politikalara başvurmaktadır. Bunun asıl amacı bir fikri, ideolojiyi ya da topluluğu

zayıflatmanın en kestirme yolunun, onu parçalamaktan geçmesidir. Mevcut iktidar yıllardır    böl-parçala-yönet    politikasıyla elde ettiği bazı kazanımların etkisiyle her türlü zorbalık, şiddet, taciz ve tecavüzle kadına saldırmaktadır. Kadının direngen yapısı    bu    politikayı    boşa     çıkarsa     da bir yandan da kadın katliamların en vahşisiyle yıldırılmaya çalışılmaktadır. Cinsiyet dediğimiz olay erkek-kadın arasındaki kimi biyolojik farklılıkları ifade ediyorken, bu farklılıkları iktidar mayasıyla yoğuran eril sistem, yalan yanlış yorumlamalarıyla kadının bir adım geride yaşama başladığı tezini öne sürmektedir. Kadına yaklaşım bu temelde olduğu için fikir üretebilmesi, bu fikirleri pratiğe geçirmesi olasılık dahilinde değildir. “Zaten politika akıl işidir ve yönetim gücünü gerektirir.” Erkek-egemen sisteme göre bu tanım erkeğin doğasını ifade etmektedir. Kimi zaman daha kabul görür düşüncesiyle kadının yönetim olmasının önünde doğurganlık özelliği büyük bir sorun olarak gösterilmektedir. Kadına belirli sınırlar konulmuş ve bu çerçevede “en iyi” olması onun için varoluş amacı olarak belirlenmiştir. Biz kadınlar “bilme” sınırını aştığımızda iktidar karşısında bir tehlikeymişiz, bir ortama yaşam heyecanı ya da yenilik getirmek istediğimizde toplumsallığa karşıymışız gibi bir algı oluşturulmak isteniyor. Kadının muazzam gücünün toplumsal-kollektif bilincinden kaynaklandığı bilindiği için böyle bir karalama faaliyeti içerisine girilmektedir. Elbette kadına karşı her saldırıyı bir bütünen toplumu toplum yapan ahlak değerlerine karşı bir saldırı olarak görüyoruz. Kadına yönelik uygulanan her türlü cinsiyetçi, saldırgan, inkarcı politikalar hemen hemen dünyanın her yerinde benzerdir, ama yönetim tarzı uygulanan politikaların içerisinde belirleyici olmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’de kadının durumuna değinecek olursak kadını hedef haline getiren, kadın cinayetlerini cezasızlık politikalarıyla teşvik eden mevcut iktidar, toplumu kaosa sürüklemektedir. İktidar aygıtları için en iyi toplum sindirilmiş toplumdur. Bu yüzden kadına yönelik her saldırı bilinçli bir politikanın ürünüdür. Erkek-iktidar, belirlediği kadınları kölelik ağına düşürmek için kadınlara karşı ortak bir yaklaşım içerisine girmektedir. Kadın “aşk” adı altında süslü cümlelerin, sonu gelmez vaatlerin etkisiyle kölelik ile en kör anlaşmasını yapmaktadır. Maalesef sözde aşk cinayetleri denen gerçeklik bu anlaşmanın arka yüzünden bağımsız değildir. Kadınların çoğu evlilikten sonra derin bir iradesel ve duygusal kırılmayı, gerçeklerin çıplaklığıyla karşı   karşıya   kaldığında    anlamaktadır. Bazı   topumsal    genel-geçerlilikler    kadını bu gerçeklikleri sindirmeye zorlamaktadır. Kadın genel yaşam tarzına ayak uydurmak, bir diğer adla erkek karşısında boyun eğmek zorunda olduğunu hissetmektedir. Kadına en çok aşılanan slogan ise “hep böyleydi- böyle kalacaktır”. Bir de kadının içinde bulunduğu durum toplumsallıktan ziyade bireysel bir sorunun sonucuymuş gibi yansıtılmaktadır. Bununla da kadının mücadelesi bireysel özgürlük talebi gibi yansıtılmaktadır. Son süreçte Türkiye’de kadın haklarını koruma yasalarının kaldırılması bu gerçeklikle alakalıdır.

 

Bunun    içerisinde    özellikle    de    genç kadınlara dönük bu saldırılar çok daha fazla ve özelde de Kürt genç kadınlarına dönük özel bir saldırı politikası uygulanıyor. Bunun amacı nedir?

 Aslında bize yönelik saldırıların üç temel sebebi vardır; Etnik kimliğimiz, cinsiyetimiz, biyolojik ve ruhsal yaş ortalamamız. Dünya genelinde kadına yönelik ortak politikalar varsa da mesele Kürdistan gerçekliğine indirgendiğinde daha derin ve ince analizlere tabi tutulan politikalar ön plana çıkmaktadır. Özelde Kürt genç kadınlara yönelimin bu kadar    yoğun    olmasının    sebebi    gençlik ve kadın öncülüğünde kesintisiz devam eden Kürt Özgürlük Mücadelesidir. Kişinin arayışlarının en yoğun olduğu süreç, gençlik süreçleridir. Olumlu ya da olumsuz bütün hayatını etkileyecek karar ve tercihleri bu süreçte yapar. Kürdistan gerçekliğinde çocukluk süreçleri haksızlık, işkence, zulüm ve katliamların gölgesinde yaşandığı için belirli fiziksel ve fikirsel olgunluğa ulaşan kişi, intikam hırsını kanalize edebileceği mücadele saflarına yönelir. Bu gerçekliği bilen, Kürt genç kadınlarını mücadele saflarından ayırmakta zorlanan mevcut iktidar, genç kadınları yoz bir yaşama sürüklemek için çeşitli imkanlar sunarak toplum gerçekliğinden uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Uyuşturucu, fuhuş ve aşırı bireysel kaygı içeren yaşam seçenekleri ile mücadele zemininden uzaklaşan bir kadın profili oluşturmak istenmektedir. Sadece bize yansıyan kadarıyla “sözde güvenlik güçlerinin” tecavüzüne uğrayan genç kadınların sayısı azımsanmayacak niceliktedir ve bu çok bilinçli bir iktidar politikasının sonucudur. Daha birkaç gün önce Ahmet Babat tarafından katledilerek çıplak bir biçimde dereye atılan Firdevs Babat ve bu katliamı gerçekleştiren Ahmet Babat’ın devletle ilişkili bir aileden olması bizlere bilindik bir trajedinin en acı sahnesini hatırlatıyor. Daha Firdevs’in acısı dinmemişken Leyla Karaaslan ve üç kızının eşi tarafından katledilmesi ve malum şahsın Hüdapar üyesi olması yine bize erkek-iktidar- devlet üçlemesini hatırlatıyor. Yine katilin ilk ifadesinde şizofren olduğunu ileri sürmesi, her mahkemede kadınların katillerinin öne sürdüğü gerekçe ve bunun sonucundaki cezasızlığı hatırlatıyor. Erkek devlet aklı cezasızlık politikalarıyla katilleri açıkça teşvik etmektedir. Kürt toplumunun tecavüze karşı tepkisi, ahlak ölçüleri bilindiği için bu vahşet bizlere “aşk” adı altında kanıksatılmak istenmektedir. Öncelikle bütün genç kadınlar bilmeli ki düşman sevilemez. Ne Kürt bir genç kadın düşmanı sevebilir, ne de düşman Kürt bir genç kadını sevebilir.   Düşmanla aşk olmaz. Kürt özgürlük mücadelesini bitirmek isteyen ve bunun için bugün en ahlaksız yöntemleri uygulayan düşmanın insani herhangi bir duygusu yoktur, sadece tecavüz ve katliam istemi vardır. Kürdistan’da yaşayan her genç kadın bunu böyle bilmelidir. Çünkü ülkemiz işgal altındadır ve bu ülkenin kadınları olarak bizler işgalin bir parçası olarak görülmekteyiz. Kürdistan özel savaş politikalarıyla yönetilmektedir. Bu saldırılarla toplumun dinamik ve öncü gücü olan bizleri pasifleştirmek, mücadelemizi kesintiye uğratmak amaçlanmaktadır. Genç olmak öte yandan toplumun ihtiyaçlarına çözüm olmaktır. Özgürlük eğilimini ortadan kaldırmak ve bunu özelde genç kadınlar yoluyla yapmak toplumun sosyo-politik yapısında da ciddi bozulmalara yol açmaktadır. Çünkü genç kadınların özgürlüğe yaklaşımı toplumun özgürlüğe yaklaşımıdır. Bu potansiyel gücün farkında olan devlet her geçen gün saldırılarını arttırmaktadır.

Yaşanan bu politikalara karşı kadınların ve özelde de genç kadınların izleyeceği mücadele politikası nasıl olmalıdır?

Bu saldırılar karşısında zorlandığımız nokta örgütlü, birlikte öfke seli olup düşmanın üzerine yürüyen gücümüzün hem nicel hem nitel açıdan zayıf olmasıdır. Bu kadar hassas bir konuda eylemlerimiz küçük bir kitleyi değil toplumu kapsamalıdır. Genç kadınlar olarak hem kendimizi hem de ailelerimizi düşman gerçekliği konusunda eğitip-örgütleyerek ortak bir tutuma sahip olmalıyız. Düşmandan iyimserlik beklemek celladından merhamet beklemek gibi anlamsızdır. Kürtlere karşı imha ve inkar politikası yürüten bir düşmana gerçekçi yaklaşmamız en doğrusu olacaktır. Bu süreçte temel ihtiyacımız öz savunma temelinde örgütlenmek, saldırılar karşısında eylemsel bir çizgi belirlemektir. Sözümüz dinlenmiyorsa   eylemlerle   ses   olmalıyız. Her mahallede kendi öz gücümüze dayalı savunma birlikleri oluşturmalı,   toplum ahlak ve ölçülerine saldıran işbirlikçileri, hainleri bir genç kadına daha zarar vermeden cezalandırmalıyız.    Yapacağımız    birkaç etkili eylem saldırganların cesaretini de darbeleyecektir. Bir diğer husus ise genç kadın eksenli eğitim-bilinçlendirme faaliyetlerinin ihtiyaçlar çerçevesinde yaygınlaştırılmasıdır. Asıl gündemden uzaklaştırılmaya çalışılan, kendi cinsine yabancılaştırılmaya çalışılan bizler özgün eğitim ortamlarımızda kendimizi tanımalı ve bizleri umut kaynağı olarak gören toplumumuza karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Mücadeleyi sıfırdan başlatmıyoruz. Yıllardır mücadele eden birikim sahibi, topluma öncülük eden ve dünya kadınlarının da umut bağladığı bir kadın hareketimiz var. Yapmamız gereken bilinçli ve örgütlü bir toplumla mücadele ateşini harlaştırmaktır. Kolektif ve keskin bir mücadele bizi özgür kadın özgür toplum zeminine ulaştıracaktır.

 

Kaynak: Yurtsever Genç Kadın Dergisi

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.